Alternatif bir arayışa yönelmek mi, bir arada yaşamaya karar vermek mi? Yoksa her ikisi de mi? Dünyanın bu halini kabul etmeyip iyileştirmekle beraber Mars'ta yaşam kurmak, neden olmasın? Dünyaya ne kadar alıştık, dünyayı ne kadar içimize sindirdik ve neden hala birbirimizin boğazını gırtlaklıyoruz? Ve 7 milyarlık bir nüfusa nasıl ulaştık? Kendimizi ve evreni tanırken o bitmek bilmez merağımızı nereye kadar götüreceğiz? Sonsuzluğun içinde gidebildiği yere dek elbette, değil mi ama? Vahşi kapitalizmin yarattığı çeşit çeşit savaşlar, açlık ve susuzlukla mücadele eden insanlar, iklim meselesi, su sorunu, kirli hava derken geleceğe bırakacağımız miras bunlar olmayacak, olmamalı! Olacak olanı laflarsak; sanat, bilim, temiz çevre, temiz siyaset, temiz spor, özgürlük, sağlam bellek, beraber yaşama ve üretme isteği ile temebellik hakkımız şimdinin ve iki adım ötesinin yaşam pratikleri olmalıdır... 7 milyar, neden 7 kişilik bir aile gibi birlikte yaşayamasın ki? Bunlarla birlikte Mars'ta nasıl yaşayabilirizin cevabına bu psikolojik, duygusal ve pragmatik unsurlar da dahil olabilir. Elbette bitmeyen hayal gücümüz ile merağımız Mars'ı ve diğer yıldızları düşünmemizi kaçınılmaz kılıyor. Hayat var mı, koloni kurulabilr mi, Dünya - Mars arası seyehat gerçekleşebilir mi? Olur, hepsi olur; da önce insan olduğumuzu unutmayalım ve tüm değerleri içimize sindirebilelim. Farklı ve farksız tüm renkleri, renksizlikleri bilelim kabullenelim. Hal böyle olursa bilim dünyasının tüm çabaları birkaç tık olasılıkla daha rahat bir gerçekleşme zeminine sahip olacaktır. Mars'ı yaşayalım, Dünya'yı da yaşayalım; ama yıkmadan, yakmadan...
22 Aralık 2016 Perşembe
14 Haziran 2016 Salı
Bir Zamanlar Sanata Dair Karalamalarım
SANATIN ÇOCUKLUĞU*
Hafifçe beliren bir renk çizgisi, taşa
çizilmiş insan vücudu, insan kendi gizemine tanıklık edercesine yepyeni
davranışlar içerisinde...
Atalarımız yeni davranışlar
geliştirerek hayvanlar aleminden uzaklaşıyor; ilk desen, ilk gravür beliriyor...
Bu dönemde sanat hissi insanın tekelinde. 35000 yıl öncesinin insanları Homo sapiensler,
her halükarda varlıklarının ispatında sanatsal bir yaratıcılığın başlangıcında…
| Kuğu Kemiğinden Yapılmış Bilinen En Eski Flüt. Aurignacian Dönem, 35000-40000. Landmuseum Württemberg, Stuttgart. |
Sanat kendini karmaşıklığa giden ve süregelen
bir evrimin içinde buldu. Evrenle yaşamı birleştiren insanın kültürünü,
zekasını, algılamasını geliştirmesiyle devam eden bir karmaşıklık içinde... Sanat
insanın gerçeği zihinsel imaja dönüştürdüğü andan beri var. Bu anlamda “artistik”
duygunun doğuşunu sorguladıkça bunun çok eski zamanlara gittiğini keşfederiz. Böylece
çok çok eski zamanlarda iki veya üç yüz bin yıl gerilerde sanatsal eylemlerin
izlerini buluruz.
İsrail'de günümüzden 235.000 yıl öncesine
tarihlenen bir tabakada, kafayı ön plana çıkaran üstünde minik çizgilerin
bulunduğu, biçimi kadın silüetini andıran bir taş bulunmuştur. Bundan farklı
olarak farklı arkeolojik sitlerde atalarımızın yüz binlerce yıl öncesinde aşı boyası kullanmaya
başladığını ortaya çıkardı. Bir kemik parçası üzerindeki birkaç
oyuk çizgi, küçük bir taş koleksiyonu, renk izleri... Bunlar sanattan bahsetmek
için cılız veriler. 35.000 yıl önce modern insan,
sofistike tekniklere geçiyordu. Boyuyor, oyuyor, biçim veriyordu. Onlar çoktan
usta mı olmuşlardı?. İşte gerçek sanat böyle mi doğuyordu?
Hayvanların bıraktığı izler,
sanatın doğuşunda baskın rol oynamış olmalı. Paleolitik Dönemin avcıları,
yırtıcı hayvanların izlerini çok iyi biliyorlardı. Genç erkeklere bu izleri
tanımayı öğretmek, eğitimlerinin önemli bir etabını oluşturuyordu. Kendini daha
iyi anlatabilmek için desen çizmek, sanatın ortaya çıkışındaki ihtimallerden
biri...
Günümüzden 38000 yıl öncesinden
itibaren Neolitik Dönemin başlangıcına dek sanat, kendini çoğunlukla
hayvanların, nadiren insanların betimlendiği mağara resimleri, gravürler ve
heykeller olarak gösteriyor. Bugün çok eski zamanlardan bize ulaşanlar
özellikle korunmuş olan freskler, yani mağara içindekiler...
| Paleolitik İnsanının Mağara Tavanına Yaptığı Resmi Gösterir Replika, Barcelona Arkeoloji Müzesi. |
1940'larda güzel ve ünlü Lescaux Mağara'sı bulunduğunda daha
güzeli bulunamaz dendi. Yüzyılın sonuna doğru, GÖ. 25.000-17.000 yılları
arasına tarihlenen muhteşem hayvan resimleriyle Cassis'in küçük koylarında
uykuya dalmış su altı mağarası Cosquer ortaya çıktı. Süslü mağaraların en eskisi
31000 yıllık Ardeche'deki Chauvet Mağarası... 31000 yıl önce atalarımız sonsuza
kadar kalacak eserler verdiklerini düşünmüyorlardı herhalde...
Gravür en yaygın usule benziyor, belki de iyi
korunduğu için bunu seçiyorlar. İnsanlar kayaların değişken kısımlarından
yararlanarak bitmez tükenmez bir çeşitliliğe ulaşıyorlar; ince gravürler,
kazıyarak temizlemeler, çubuklarla işaretlemeler, derin gravürler yada kirli
araba camlarına resim yapan çocuklar gibi yumuşak tabakayla kaplı yüzeylerin
üzerine parmakla yapılan gravürler... Mağaraların içinde tamamıyla parmak
iziyle kaplı iç bölmeler ve kemerler bulunmuştur. İnce gravür yapımı en zor
olanıdır. Gravürü yapanlar bunları genelde çakmaktaşından sert bir uçla işlemişlerdir.
Sonra kayanın yüzeyinde kalan incecik bir tabakayı kaldırıyor ve beyazlık elde
ediliyordu. Ama birkaç yüz birkaç bin yıl sonra gravürün üstü kirleniyor ve
yanındakiyle aynı rengi alıyor.
| Ulusal Arkeoloji Müzesi'ndeki Paleolitik Dönem Gravür Sanatına Dair Örnekler, Paris. |
İnanılmaz bir sanatsal olgunluğun
delili bunlar. 30-35 bin yıl önce atalarımız bütün teknikleri biliyorlardı. İlave
rölyeflere şekil vermek için iş bölmelerin doğal çevrelerini kullanıyorlardı.
Üçüncü boyutu ikinci boyuta çevirmeyi biliyorlardı; Chauvet Mağarası'nda bu
görülüyor. Lescoux'da tavana ulaşmak için iskele kuruyorlardı. Bunun
delikleri hala Fransızların en güzel
mağarasında görülür.
| Ulusal Arkeoloji Müzesi'ndeki Paleolitik Dönem Müzik Aletlerine Dair Örnekler, Paris. |
Ve karşımızda yağlı boya resim!
Boyanın imalatı için çakıl topluyorlar. Kilin içine demirin biyoksidini
karıştırıp aşı boyası rengi, kömür veya manganezin biyoksidiyle siyah, demirin
oksitleriyle de kırmızı elde ediliyor. Çakıllar kalem gibi kullanılarak desen
çiziyorlar.
Lescaux'daki hayvanlar boya
üflenerek yapılmış yada belki sivri bir kemiğin yardımıyla. Delikli resim
kalıbı tekniği gibi. Böylece çok ilginç kabartılara imkan veren bir tür leke
elde ediliyor. Resimler parmakla yada at yeleleri yada başka hayvanlardan elde
edilen tüy fırçalarla yapılıyor. Paleolitik çağ ressamları neredeyse her şeyi
icat etmişlerdi.
| Ulusal Arkeoloji Müzesi'ndeki "La Dame A La Capuche, Paris. |
Masalsı atlar, bilmece gibi
bizonlar, çizgilerle delik deşik edilmiş kişiler... Boyuyorlar, heykel
yapıyorlar, oyuyorlar ve güzel mağaraları bize miras bırakıyorlar. Bu
sanatçılar aynı zamanda avcılık ve toplayıcılık da yapıyorlar …
| Venus Von Willendorf, Viyana Doğa Tarihi Müzesi. |
Mağaralarda dev dağ keçileri,
boğalar, inekler, siyah yeleli atlar, narin geyikler kaba bizonlar karşımıza
çıkıyor. Lescoux'da ve diğer mağaralarda gördüğümüz o muhteşem hayvanlar…
Mağaralarda aynı zamanda pek çok gizemli işaret ve birkaç insan eskizi var.
Sanatçılar güneşi, ayı, bulutları,
yıldızları işlemiyorlar. Florayı da görmezden geliyorlar. Ne ağaçlar ne de
bitkiler var… Manzara da yok ev de... Yiyecek toplayan grupları gösteren sahneler
de görünmüyor. Günlük yaşam betimlenmiyor. Görünüşe göre atalarımız, aile
yaşamını göstermek gibi bir amaç için resim yapmıyor. Hayvanlar binlerce yıllık
uzaklıktan bile son derece canlı sanki bir kaya duvarından diğerine sıçramaya
hazır duruyor gibiler. Basmakalıp düşünceyle at, bizon yada mamutlar yapmıyorlar.
Tam tersine onları yaşı, cinsiyeti ve davranışlarıyla tanınması mümkün
kişilikler olarak gösteriyorlar. Örneğin; yaşlı ve erkek bir bizon söz
konusuysa yeri eşeler çünkü mutlu değildir.
Belirsiz işlenmiş tam figürler dışında mağaralarda
vücudun bazı kısımları tek başına kollar yada kafalarla karşılaştırılmıştır.
Genelde saçsız yapılmış, karikatürümsü çizgiler taşıyan bazen dev burunlu,
kafalarına bakılarak dişi mi yoksa erkek mi olduğu anlaşılamayan betimlerdir.
Vücudun diğer kısımları ve bazen cinsel organları da var. Cosquer'de erkek
cinsel organı betimlenmiş. Ancak genel duruma bakıldığında kadın cinsel organı
daha fazla. Mağara bir çeşit anne oluyor, toprağın anneliği gibi....
Prehistorik Dönem sanatçıları mağaralara
tuhaf işaretler yapıyorlar adeta imzalarını atar gibi. Duvarlara işlenmiş meşhur
gizemli eller... Boyalı ellerini kayalara yapıştıran atalarımız "pozitif
el" dediğimiz şeyi elde ediyorlar. Delikli resim kalıbı tekniği ile de
negatif eller yapıyorlar. Ellerini iç bölmeye yapıştırdıktan sonra çevresine
boya üflüyorlar. Böylece parmakları kontur halinde beliriyor.
Mağaraların iç bölmelerini kaplayan
o noktalar, o çizgiler, o çomaklar... Freskler kadar gösterişli olmadığını
düşünebilirsiniz. Buna karşın çok sayıdalar. Chauvet Mağarası'ndaki tek bir
panoda yüz yirmi kırmızı nokta var. Bu işaretler 20000 yıl boyunca süren Paleolitik
sanatın şaşırtıcı sürekliliğini gösteriyor. Hiyerogliflerden farklı olarak
bunların çözümü imkansız gibi görünüyor.
Paleolitik
Dönemde yaşamış büyük baba ve ninelerimiz düşmanlarla dolu bir dünyada hayatta
kalmak için mücadele ediyorlardı. Kesinlikle dışarıdan başka bir güçten yardım
istemek zorundaydılar. Mağara resimleri sanatın ötesinde büyü törenlerini
anlatıyor. Her resim ve gravür bir av törenini tasvir ediyor. Büyücü avı
kolaylaştırmak için mağaraya gidiyor ve bir okla delinmiş bizon resmi çiziyor.
Dişi hayvanlara büyük bir karın eklerse bu av hayvanlarının üremesini
garantilemek içindir. Aslan gibi tehlikeli bir hayvan çizdiğinde desenin
üzerine bir çakıl taşıyla aralıksız vurur ve onu yaralar yada yok eder.
Paleolitik
sanat, tartışmasız sembolizme, inanca, kutsallığa dayalıydı. Paleolitik Dönem
insanları ulaşılması zor karanlık mağaralara, zorlayıcı nedenler olmadan
girmezlerdi. Eğer bu binlerce yıl aynen uygulanmışsa altında yatan nedenleri ortaya çıkarmak gerekmez mi?
* 2002 yılında www.prehistorya.com adlı internet sitesinde yayınlanmıştır.
23 Ocak 2016 Cumartesi
Özlemler Kumpanyası - 1
Türkiye uzun yıllardır süregelen siz adına siyasi, ekonomik, toplumsal deyin ben sağlık, adalet, eğitim, insan hakları, ifade özgürlüğü, emeğin sömürüsü gibi daha pek çok sorunlar yumağı içinde ezilen halkı ile özdeşleşmiş durumda diyeyim. Tüm bunlardan beslenen siyasi iktidara, güdümlü medyaya, mahalle baskısına, omurgasız insanlara rağmen özlenesi ülke Türkiye...
İnsan her zaman olmasa da kimi zaman zeytin, badem, kayısı, şeftali, kiraz ağaçlarını, üzüm bağlarını, çay veya fındık bahçelerini, buğday olsun arpa olsun sapsarı tarlaları görmek istiyor. Toprağı işleyenlere "kolay gele" demek istiyor. Yolunu kaybettiğinde falanca yola nasıl çıkarım diye sorduğunda seni sofrasına davet eden yurdum insanı ile laflamak geçer içimden. Peki, sıcağın altında toprakla ve geçmişle haşır neşir olan kendimize ne demeli? "Yeni bir şeyler var mı?" diye sorulduğunda, "yok bizde her şey eski" demek isterim; ama bir türlü o şaklabanlığa yapamam.
Ansızın eve baskın yapan dostlarına heyecan ve telaşla hazırladığın sofraları unutmak ne mümkün? "Acaba koyun peyniri mi, yoksa tam yağlı inek peyniri mi koysak sofraya?"gibi sorular sonrasında her iki peynir de sofraya konulur. Dostlarla mutluluğa içerken, aklınıza yarın öbür gün annenizle, babanızla, kardeşinizle tokuşturacağınız kadehlerin hazırlandığı sofranın planını kurmak gelir. Sofralardan kalkılır da boş durulur mu? Herkesle farklı şeyler yaptığın gibi herkesle aynı şeyi yapmak bambaşka bir haz verir insana. Henüz daha bozulmamış denizlerde hep beraber denize dalmak istersiniz ve dalarsınız sevdiklerinizle birlikte... Ahtapot orada tek başına takılırken, birkaç zargan geçer önünüzden. Karagözler henüz küçük ve sürü halindedirler, kefaller suyun üzerinde kayıkla gezintiye çıkmış havasındadırlar. Ya deniz yıldızları... Kızılın en nefis rengi yarışmasına güneşin batışı ile katılsa olur hani, o biçim etkileyici. O sırada sevgilinle el ele tutuşmuşsundur hali ile... Denizin kokusu başka, yaydığı haz bambaşka iken mutluluktan havalara uçarsınız
Kimilerinin köhne diyerek yüzüne bakmadığı sokaklar vardır yurdumda. Halbuki ne anıları vardır o sokakların, o sokaklara bakan ahşap veya taş evlerin. İnsanın hissiyat duymaması için ruhsuz olması lazım. Kim bilir kimler daktiloları ile aşk romanları yazdı. Üstelik o daktilonun sesine tüm mahalle maruz kalmış ve sabahlara dek gözüne uyku girmeden yatakta bir sağ bir sola dönen ahali sabah işe gitmiştir. Akşam işten geldiklerinde ise içinde kendilerini buldukları kitabı hep birlikte okumaya başlamışlardır belki de. Başka bir sokak ise bir opera sanatçısının provaları sonucunda kapı komşuları ile yaşadığı tartışmalara veya unutulmaz aşklarına şahitlik etmiştir. Öteki "köhne" sokaklar ise tarihin notlarına düşen kıyımlara sahne olmuş olabilir.
İnce belli bardakta koyu bir çayı içmenin hele de yanında bir gevrek ve peynir varsa güne zımba gibi başlarsın. Ellerin cebinde sokakta gezerken birilerine bir şeyler satmaya çalışan işportacıların "gel abi, gel abla" sesleri ile silkelenirsin. Hani sende bir uğrar bakarsın ne satıyormuş bu mübarek diye. Şanslıysan "eski alırım bakır alırım, eskiciiii" sesi ile eski günlerine dönersin. Telefon çalar ve vapura yetişmeye çalışırsın acele ile. En güzel acele hep böyle olsa keşke dedirten cinstendir vapur yolculuğu. Gevrek alır martıların da hakkı vardır dersin. İnersin vapurdan telefonun ucundaki diğer şahsına münasır zat ile eski kitapçıları gezersin. Sahaf sahaf dolaşırken üzerine kitap kokusu siner. O gazla derse girersin. Ders sonrası bir kahve içersin ve hadi bakalım kütüphaneye. Yazarsın, okursun bazen de sıkılırsın; ama en önemlisi mutlusundur.
İnsan her zaman olmasa da kimi zaman zeytin, badem, kayısı, şeftali, kiraz ağaçlarını, üzüm bağlarını, çay veya fındık bahçelerini, buğday olsun arpa olsun sapsarı tarlaları görmek istiyor. Toprağı işleyenlere "kolay gele" demek istiyor. Yolunu kaybettiğinde falanca yola nasıl çıkarım diye sorduğunda seni sofrasına davet eden yurdum insanı ile laflamak geçer içimden. Peki, sıcağın altında toprakla ve geçmişle haşır neşir olan kendimize ne demeli? "Yeni bir şeyler var mı?" diye sorulduğunda, "yok bizde her şey eski" demek isterim; ama bir türlü o şaklabanlığa yapamam.
Ansızın eve baskın yapan dostlarına heyecan ve telaşla hazırladığın sofraları unutmak ne mümkün? "Acaba koyun peyniri mi, yoksa tam yağlı inek peyniri mi koysak sofraya?"gibi sorular sonrasında her iki peynir de sofraya konulur. Dostlarla mutluluğa içerken, aklınıza yarın öbür gün annenizle, babanızla, kardeşinizle tokuşturacağınız kadehlerin hazırlandığı sofranın planını kurmak gelir. Sofralardan kalkılır da boş durulur mu? Herkesle farklı şeyler yaptığın gibi herkesle aynı şeyi yapmak bambaşka bir haz verir insana. Henüz daha bozulmamış denizlerde hep beraber denize dalmak istersiniz ve dalarsınız sevdiklerinizle birlikte... Ahtapot orada tek başına takılırken, birkaç zargan geçer önünüzden. Karagözler henüz küçük ve sürü halindedirler, kefaller suyun üzerinde kayıkla gezintiye çıkmış havasındadırlar. Ya deniz yıldızları... Kızılın en nefis rengi yarışmasına güneşin batışı ile katılsa olur hani, o biçim etkileyici. O sırada sevgilinle el ele tutuşmuşsundur hali ile... Denizin kokusu başka, yaydığı haz bambaşka iken mutluluktan havalara uçarsınız
Kimilerinin köhne diyerek yüzüne bakmadığı sokaklar vardır yurdumda. Halbuki ne anıları vardır o sokakların, o sokaklara bakan ahşap veya taş evlerin. İnsanın hissiyat duymaması için ruhsuz olması lazım. Kim bilir kimler daktiloları ile aşk romanları yazdı. Üstelik o daktilonun sesine tüm mahalle maruz kalmış ve sabahlara dek gözüne uyku girmeden yatakta bir sağ bir sola dönen ahali sabah işe gitmiştir. Akşam işten geldiklerinde ise içinde kendilerini buldukları kitabı hep birlikte okumaya başlamışlardır belki de. Başka bir sokak ise bir opera sanatçısının provaları sonucunda kapı komşuları ile yaşadığı tartışmalara veya unutulmaz aşklarına şahitlik etmiştir. Öteki "köhne" sokaklar ise tarihin notlarına düşen kıyımlara sahne olmuş olabilir.
İnce belli bardakta koyu bir çayı içmenin hele de yanında bir gevrek ve peynir varsa güne zımba gibi başlarsın. Ellerin cebinde sokakta gezerken birilerine bir şeyler satmaya çalışan işportacıların "gel abi, gel abla" sesleri ile silkelenirsin. Hani sende bir uğrar bakarsın ne satıyormuş bu mübarek diye. Şanslıysan "eski alırım bakır alırım, eskiciiii" sesi ile eski günlerine dönersin. Telefon çalar ve vapura yetişmeye çalışırsın acele ile. En güzel acele hep böyle olsa keşke dedirten cinstendir vapur yolculuğu. Gevrek alır martıların da hakkı vardır dersin. İnersin vapurdan telefonun ucundaki diğer şahsına münasır zat ile eski kitapçıları gezersin. Sahaf sahaf dolaşırken üzerine kitap kokusu siner. O gazla derse girersin. Ders sonrası bir kahve içersin ve hadi bakalım kütüphaneye. Yazarsın, okursun bazen de sıkılırsın; ama en önemlisi mutlusundur.
19 Ocak 2016 Salı
Sigara ve Alkol Arasındaki Fark - 1
1. Sigara tek başına içilmesine rağmen dumanı herkesin en yakın derecedeki akrabasını dahi olumsuz yönde etkilerken, alkol içeni olduğu kadar etrafını da neşelendirir.
2. Sigara için kapalı yerlerde içilirse bilmem kaç para cezası varken, alkol meyhane gibi kapalı mekanlarda içildiğinde tadına doyum olmaz .
3. Sigaranın içinde tütün dışında 4000 çeşit zararlı madde bulunurken, alkolün temel kaynağı tahıl ürünü veya meyvedir.
4. Alkol genelde soğuk içilirken, sigara sıcaktır; değdiği yeri yakar.
5. Alkol karaciğeri, sigara akciğeri yorar.
6. Alkol satışı akşam 22:00 ile sabah 06:00 arasında yapılmazken, sigara her an satılabilir.
7. Sigaraya gelen reklam yasakları yıllar yıllar öncesine dayanırken, alkolün reklam yasağı birkaç yıl öncesine dayanmaktadır.
8. Alkol insanları birbirine yakınlaştırırken, sigaranın hiç mi hiç bu taraklarda bezi yoktur.
9. Sigara paketleri üzerindeki uyarıları, alkol şişe ve tenekelerinde görmenize imkan yoktur.
10. Kimi hastalıklarda doktorlar alkol tavsiyesinde bulunurken, henüz bir hastalığa çare olsun diye bir doktorun sigara tevsiye ettiği ne duyulmuştur ne görülmüştür!
11. Sigaranın çok az çeşidi bulunurken, "alkol" sözcüğü genel bir isim olmasına karşın içinde barındırdığı rengarenk içki türleri ile sigaraya bu anlamda tur bindirmektedir.
12. Sigaraya başlama yaşı genel olarak alkole başlama yaşından çok çok daha erkendir.
13. Alkol şişede durduğu gibi durmazken, sigara pakette durduğu gibi durur.
14. Sigara en fazla 7 dakika içilebilirken, alkol yavaş yavaş içilir.
15. Alkol kimi kültürlerde ilaç niyetine kullanılırken, kimi kültürlerde sigara içmek yasaklanmıştır.
2. Sigara için kapalı yerlerde içilirse bilmem kaç para cezası varken, alkol meyhane gibi kapalı mekanlarda içildiğinde tadına doyum olmaz .
3. Sigaranın içinde tütün dışında 4000 çeşit zararlı madde bulunurken, alkolün temel kaynağı tahıl ürünü veya meyvedir.
4. Alkol genelde soğuk içilirken, sigara sıcaktır; değdiği yeri yakar.
5. Alkol karaciğeri, sigara akciğeri yorar.
6. Alkol satışı akşam 22:00 ile sabah 06:00 arasında yapılmazken, sigara her an satılabilir.
7. Sigaraya gelen reklam yasakları yıllar yıllar öncesine dayanırken, alkolün reklam yasağı birkaç yıl öncesine dayanmaktadır.
8. Alkol insanları birbirine yakınlaştırırken, sigaranın hiç mi hiç bu taraklarda bezi yoktur.
9. Sigara paketleri üzerindeki uyarıları, alkol şişe ve tenekelerinde görmenize imkan yoktur.
10. Kimi hastalıklarda doktorlar alkol tavsiyesinde bulunurken, henüz bir hastalığa çare olsun diye bir doktorun sigara tevsiye ettiği ne duyulmuştur ne görülmüştür!
11. Sigaranın çok az çeşidi bulunurken, "alkol" sözcüğü genel bir isim olmasına karşın içinde barındırdığı rengarenk içki türleri ile sigaraya bu anlamda tur bindirmektedir.
12. Sigaraya başlama yaşı genel olarak alkole başlama yaşından çok çok daha erkendir.
13. Alkol şişede durduğu gibi durmazken, sigara pakette durduğu gibi durur.
14. Sigara en fazla 7 dakika içilebilirken, alkol yavaş yavaş içilir.
15. Alkol kimi kültürlerde ilaç niyetine kullanılırken, kimi kültürlerde sigara içmek yasaklanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hangi Avrupa Ülkesinde Yolunu Kaybetmek İsterdin? A. Andorra B. Liechtenstein C. San Marino D. Monaco E. Luxembourg F. Malta
-
SANATIN ÇOCUKLUĞU* Hafifçe beliren bir renk çizgisi, taşa çizilmiş insan vücudu, insan kendi gizemine tanıklık edercesine yepyeni da...
-
Alternatif bir arayışa yönelmek mi, bir arada yaşamaya karar vermek mi? Yoksa her ikisi de mi? Dünyanın bu halini kabul etmeyip iyileştir...
